«
  1. Ana sayfa
  2. Alüminyum Tenceredeki Kıtalar

Alüminyum Tenceredeki Kıtalar

Alüminyum Tenceredeki Kıtalar

Ben küçükken, okuldan eve açlıktan ölmeye yakın gelir, boynumdaki ipli anahtarla açıp kapıyı içeri zor atardım kendimi.
Ve her seferinde ilk iş mutfağa koşar, buzdolabının kapısını açar, önünde dikilir dururdum.
Sanki lüks bir lokantanın menüsü elimde de, ben ne yiyeceğime karar verememiş bir eda ile buzdolabının ışığı sönene kadar beklerdim.
Sonra o ışık sönmesiyle gerçeğe dönerdim.
Ne menüsü, daha neler?
İşte sana akşamdan kalma yemeğin içinde bulunduğu, nadide, kapağı hiçbir zaman üstüne oturamamış alüminyum tencere.
Tahta siyah kulplarından tutar, mutfak halısının üstüne bin bir zahmetle koyardım. (Bana göre yüksekte ve ağır olurdu çünkü)
Tabi ben koyana kadar, alüminyum kapak, tangır tungur, şangır şungur yuvarlanarak,
eski, siyah, yıldızlı, mat, mutfak karolarının üstüne girdap şeklinde döne döne ve garip bir ses çıkara çıkara kapaklanırdı.
Sonra kapağı almak isterken, uğraşır didinir fayanstan onu ayıramaz, duvar dibine kadar sürükler,
Orada bir çatalı deliğine geçirip, kapağı ancak o zaman kaldırabilirdim.
Çünkü; kapağı tutup kaldırmaya yarayan o topuz şeklindeki siyah tahta kulp, her seferinde, tornavidayla sıkıştırılsa da düşer, kırılır ya da kaybolurdu.
O yüzden tencere kapağının topuzunun altında kalan yerde, her zaman küçük boş bir delik kalmış olurdu.
Aslında bu bir nevi buhar çıkışı da sağlayan olağan bir durum oluşturmuştu kapakta.
Şimdiki tencerelerde şekilli açılmış buhar çıkışı sağlayan deliklerin yerine, kendinden buhar çıkışlı deliği olan alüminyum tenceremiz vardı bir bakıma.
Yani tencere kapağını hafif aralık bırakmaktan iyiydi o zamanlar bence.
Nihayet ocağın üstüne koyar tencereyi, bana öğretildiği gibi kısık ateşte ısınmasını beklerdim içindeki yemeğin.
Deliğin içinden, asma yapraklarının kokusu salınırdı ıslıklı ıslıklı mutfağa.
Onlar da, henüz pvc olmamış, tahta doğrama pencerelere, macunla yapıştırılmış camlarımızda üzüm salkımları oluştururdu adeta.
Sonra, camın önünde hep var olan bir bezle, boncuk boncuk su damlalarını silerdim.
Macunları da tırnaklardım bir yandan.
Ve bu muhteşem etli yaprak dolmalarına, yataklık yapan alüminyum tencerede,
Sana yağı (o zamanların dayatması katı margarin yağlarından başka bir marka da olabilir ama benim hatırladığım paketlenmiş kağıda sarılı olan hep bu yağdı)
Ve salçayla yapılmış kırmızı-turuncu arası bir renk oluşturmuş yemek suyunun kaskatı halini,
daha doğrusu, yemek soğuduğunda, donmuş iki büyük kıtaya benzeyen halini,
kapağı kaldırmama yarayan çatalla, bir çok başka kıtaya, karaya, adaya ayırırdım vurarak.
O küçük küçük turuncu donmuş yağlı parçalar, asma yapraklarının rengindeki yeşil bulanık suda yüzerken,
ben hep kıtaların yer değiştirdiğini düşünürdüm.
Tencere dediğim yeryüzünde.
Bir çok kıta oluşturan ben, onların, ateşin üstünde yavaş yavaş eridiğini gördükçe üzülür,
kıtaların, karaların yok olduğunu ama sonra yemeği yiyince, içimde yeniden oluşacağını düşünür avuturdum kendimi.
Yani ben; alüminyum bir tencerenin içinde mütemadiyen,
Koskoca bir ya da iki kıtayı, ocağın üzerinde parçalayıp,
küçük adalar, kara parçaları, minik kıtacıklar yarattım ve onları her seferinde yuttum.
Yani hep yuttuğumu düşündüm.
Şimdi içimdeki kıtaları hangi kara parçasına yerleştirsem bilmiyorum?
Ya da bu kadar kıtayı yuttuğunu sanan o çocuk, hangi kara parçasına sığacak bilmiyor.
Şimdi nereye gitsem, içimde yüzen Ada’larımı da beraber götürüyorum,
Yani bu durumda, ıssız bir adaya düştüğümde, yanımda götüreceğim üç şeye gerek yok.
Issız bir kadının içine düşen o Ada düşünsün artık.

İç döküşler yazılarının tamamı için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Bir Cevap Yaz

Filiz Bingol Akgul Hakkında

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *